Bir Dirhem Et Ne Kadar Ayıp Öter? Etik, Epistemoloji ve Ontolojinin Perspektifinden Bir İnceleme
Giriş: İnsanlık Hâline Dair Bir Anekdot
Bir sabah, yolda yürürken bir kadının kulağında şiddetli bir kulaklık var. Çevresindekilerle hiçbir ilgisi yok. Sadece kendi dünyasında. O anda aklımda şu sorular yankı yapar: Kendine ait bu “sessizlik”, dünyadan ne kadar izole? Ya da kendini ne kadar anlayabiliyor? Onun bu dışsal işitsel izolasyonu, içsel düşünceye dair ne kadar açıklık sağlıyor? Bilgiye ulaşmada farklı yollar varken, “doğru”ya ulaşmak için hangi yol en anlamlıdır? Anlamak bir anlam ifade eder mi, yoksa yalnızca karışıklık ve eksiklik mi yaratır?
Felsefenin bu derin soruları, hayatın her alanında birer yankı bulur. Bugün, bu yazıda, “Bir dirhem et ne kadar ayıp örter?” atasözünü, etik, epistemoloji ve ontoloji bakış açılarıyla irdeleyeceğiz. Bu halk deyişi, gündelik yaşamda ahlaki ve sosyal olguları anlatan bir çerçeve sunarken, aynı zamanda felsefi olarak, etik ikilemlerden bilgiye ve varoluşa dair daha derin düşünce sistemlerine kapı aralar.
Etik Perspektiften: İnsan İlişkilerinde Doğru ve Yanlış
Etik: Ahlakın ne olduğunu, nasıl işlediğini ve hangi davranışların doğru ya da yanlış olduğunu sorgulayan bir felsefe dalıdır. “Bir dirhem et ne kadar ayıp örter?” atasözü, bireylerin toplum içindeki sorumluluklarını, ahlaki değerlerini ve başkalarına karşı duydukları yükümlülükleri doğrudan sorgulayan bir ifade olarak karşımıza çıkar. Toplum, bazen bireylerin küçük hatalarını, küçük kusurlarını görmezden gelir. Ancak bu göz yummalar, gerçekten de ahlaki olarak doğru mu?
Felsefi Perspektifte: Aristoteles, etik anlayışında “orta yol” ilkesine dayanır. Ona göre, aşırılıklar hem erdemsizdir hem de etik değerlerden sapmaya yol açar. “Bir dirhem et” burada, küçük bir kusurun, bir hatanın büyütülmesi ya da gizlenmesi için kullanılan bir “örtü” gibidir. Bu, bir bakıma ahlaki bir tavır da olabilir. Çünkü bir hatayı, küçük bir iyilikle örtmek, o hatanın sorumluluğundan kaçmak olabilir. Etik bir bakış açısıyla, bu durum insanın doğruyu yapma sorumluluğunu yerine getirmediğini, yüzleşmek yerine bir kusuru “örtme” yoluna gitmeyi tercih ettiğini gösterir.
Friedrich Nietzsche, ahlakın toplumlar tarafından yaratıldığını ve her toplumun kendine özgü ahlaki değerler geliştirdiğini savunur. Nietzsche’nin bakış açısına göre, bu atasözü, bireylerin “güçlü” olmak yerine, daha “zayıf” yönlerini gizlemeyi seçmesinin bir simgesidir. İnsanlar, başkalarının gözünde ahlaki açıdan daha kabullenilebilir olmak için, toplumsal normlarla örtüşen, genellikle “gizli” erdemler yaratma çabası içine girerler. Ancak bu, gerçekte, insanın özgür iradesini kısıtlayan bir yaklaşım olabilir.
Epistemolojik Perspektif: Bilgi ve Gerçeklik Arasında
Epistemoloji, bilginin doğasını, sınırlarını ve geçerliliğini inceleyen bir felsefi disiplindir. Bir dirhem et örneği, epistemolojik açıdan bakıldığında, bilgiye dair önemli sorular ortaya çıkarır. Buradaki “et”, bir metafor olarak, kişisel ya da toplumsal bir gerçeğin örtülmesi, gizlenmesi anlamına gelir. İnsanlar, bilgiye dair içsel ya da dışsal doğruları ne kadar görmeyi tercih ederler?
Felsefi Perspektifte: Platon’un mağara alegorisinde, insanlar yalnızca gölgeleri görür, gerçeği ise dışarıda bırakırlar. Bu atasözü, aynen mağara alegorisi gibi, insanın doğrulara ve gerçeklere nasıl yaklaşması gerektiği üzerine bir düşünme tarzıdır. Burada “et”, bir tür örtü görevi görür; küçük bir hata ya da eksiklik, “gerçek” üzerinden bir perde olarak kullanılır. Hangi bilgiler doğru, hangileri yanlış? İnsanlar, toplumsal baskılar ve kalıplar içinde, sadece kabul görecek bilgiyi mi savunurlar, yoksa gerçeklikle yüzleşmek için cesaret bulabilirler mi?
Michel Foucault’nun bilgiyi iktidar ilişkileriyle şekillendirdiğini söyleyen görüşü, bu noktada önemli bir yer tutar. Foucault’ya göre, bilgi, iktidarın bir aracıdır. İnsanlar, bilgiyle şekillendirilir ve bilgi, yalnızca belirli iktidar yapıları içinde var olur. Bu bağlamda, “bir dirhem et” ifadesi, toplumların bilgiye dair “görmezden gelme” ya da “örtme” stratejilerinin bir simgesidir.
Ontolojik Perspektif: Varoluş ve İnsan Olma Hali
Ontoloji, varlık ve varoluş üzerine derinlemesine sorular soran bir felsefe dalıdır. Bir dirhem etin, “aybı” nasıl örtebileceği, varoluşa dair derin bir soruyu gündeme getirir: İnsan, gerçeği ve hatalarını kabul ettiğinde ne olur? Kendisini nasıl tanımlar? Ontolojik açıdan bakıldığında, bu tür örtme ya da gizleme çabaları, insanın varoluşuna dair bir nevi kaçış ya da inkar anlamına gelir.
Felsefi Perspektifte: Martin Heidegger, insanın varoluşunun temel olarak bir “olma hali” olduğunu söyler. İnsan, daima bir “olma” sürecindedir ve bu sürecin anlamını ancak kendini tanıyıp, gerçekle yüzleşerek bulabilir. Ontolojik açıdan, “dirhem et” gibi örtme çabaları, insanın gerçeği tanıma yolunda yaptığı bir kaçış olabilir. Bu, insanın gerçekliğinden ve varoluşundan uzaklaşması anlamına gelir. Gerçekle yüzleşmek, hem birey hem de toplum açısından zorlayıcı olabilir, çünkü her şeyin olduğu gibi kabul edilmesi, varoluşsal bir cesaret ister.
Jean-Paul Sartre’ın varoluşçuluğunda, insanın özünü belirlemek için kendi varoluşunu inşa etmesi gerektiği vurgulanır. Sartre’a göre, birey, kendi seçimleriyle anlam ve değer yaratır. Bu bağlamda, “bir dirhem et ne kadar ayıp örter?” sorusu, varoluşsal bir anlam arayışını, bir şeyleri gizleme ve kendini inkar etme temalarını tartışır. İnsan, etrafındaki toplumsal normlara uyarak, kendisini varoluşsal olarak yeniden tanımlar mı, yoksa kendi özgürlüğünü ve sorumluluğunu kabul ederek “gerçek”le yüzleşir mi?
Sonuç: Etik, Epistemolojik ve Ontolojik İkilemler Arasında
Sonuç olarak, “Bir dirhem et ne kadar ayıp örter?” atasözü, sadece günlük yaşamda karşılaşılan basit bir problem değil, aynı zamanda derin felsefi tartışmaların kapısını aralar. Etik, epistemolojik ve ontolojik bakış açıları, insanın doğruyu yapma sorumluluğundan, bilgiye nasıl ulaşabileceği üzerine, varoluşsal kimlik ve özgürlüğe kadar bir dizi soruyu gündeme getirir.
Bu sorularla karşı karşıya kalan birey, yaşamındaki en büyük dilemmaları nasıl çözebilir? Gerçekten doğruyu ve yanlışı ayırt etmek ne kadar mümkündür? Kendimize ve başkalarına dair nasıl bir anlayış geliştirmeliyiz? Bu sorular, hem felsefi hem de kişisel bir yolculuk olan insan olma deneyiminin temelini oluşturur.